Kobitek.com web sitesi, analitik ve kişiselleştirme dahil olmak üzere site işlevselliğini sağlamak ve reklam gösterimini optimize etmek için çerezler gibi verileri depolar.

Bir lastik şirketi…
Yol…
Daha çok kilometre…
Daha çok lastik. Ve bu kadar basit bir mantığın, zamanla dünyanın en güçlü gastronomi otoritelerinden birine dönüşmesi.
Bu konuya zaman ayırmaya karar verdim. Çünkü bu hikâye yalnızca “iyi yemek” hikâyesi değil; markaların nasıl büyüdüğünü, güvenin nasıl inşa edildiğini, bir yan ürünün nasıl ana ürüne dönüştüğünü anlatan çok ilginç bir iş hikâyesi.
1900’lerin başında otomobil bugünkü gibi hayatın merkezinde değil. Araba var ama az; yola çıkmak da bugünkü kadar kolay değil. Michelin kardeşler insanların seyahat etmesini teşvik etmek için bir rehber yayımlıyor. İçinde haritalar, tamirciler, benzin istasyonları, konaklama noktaları, yemek yenecek yerler ve sürücünün işine yarayacak birçok küçük pratik bilgi var.
Rehberin niyeti “gurme dünyası” kurmak değil; insanların daha çok seyahat etmesini, daha çok yola çıkmasını ve daha çok lastik eskitmesini sağlamak.
Şöyle düşünün: Siz lastik satıyorsunuz. Lastiği daha çok satmanın en kestirme yolu, insanların arabalarını “daha fazla sürmelerini” sağlamaktır. Ama bunu bağırarak yapamazsınız. Kimse “hadi lastik tüket” diye yola çıkmaz. İnsanlar ancak yolculuk cazip olursa, yolculuk kolaylaşırsa yola çıkar. Michelin’in rehberi de bu kolaylaştırıcı rolü oynamak amacı ile hazırlanıyor.
O yüzden Michelin hikâyesi, klasik reklam hikâyesinden çok, davranış hikâyesi. Ürünü öne itmek yerine, ürünün kullanıldığı hayatı büyütmek.
Rehber ilk yıllarında ücretsiz dağıtılıyor. Bir süre sonra Michelin’in fark ettiği şey şu: Ücretsiz olan, çoğu zaman “ciddi” sayılmıyor. Anlatılan meşhur bir anekdot var; rehberin bir lastikçide tezgâh ayağına destek olarak kullanıldığını görüp canları sıkılıyor. Bu anlatı ne kadar “pazarlama hikâyesi” kokarsa koksun, işin gerçeği değişmiyor: Bedava olanın itibarı sınırlı.
1920’lerde rehberi ücretli yapıyorlar. Bu, yalnızca para kazanmak değil; rehberin sınıfını değiştirmek. Ücretli olunca, rehber bir anda “satın alınmaya değer kaynak” oluyor. Burada ince bir detay var: Michelin, lastiği satmak için ürettiği içeriği, zamanla kendi başına bir değere dönüştürüyor. Yan ürün, yavaş yavaş ana ürün kadar önemli bir şeye dönüşüyor.
Rehber büyüdükçe, restoranlar daha fazla yer kaplamaya başlıyor. Çünkü yolculuk dediğiniz şey yalnızca “varış” değil; yol üstünde yediğiniz yemek, kaldığınız yer, yaşadığınız küçük sürprizlerdir. Michelin bunu fark ediyor ve sürücülerin ihtiyacını, yani “Nerede durmalıyım?” sorusunu görüyor.
Sonra bir eşik geliyor: Michelin, sadece listeleyen bir rehber olmaktan çıkıp, seçen bir rehbere dönüşüyor. Listelemek başka bir şeydir; seçmek bambaşka. Seçmeye başladığınız anda, “otorite” olmaya da başlarsınız. İşte yıldızların yolu burada açılıyor.
1920’lerin ortasında Michelin yıldız vermeye başlıyor. İlk başta tek yıldız gibi. Sonra sistem olgunlaşıyor ve 1930’ların başında bugünkü gibi üç seviyeli yıldız düzeni netleşiyor. Yıldızın gücü, aslında sadeliğinde: Uzun uzun açıklama yok; bir sembol var, hepsi bu. Sembol; zihninde hızlı yer alır. “Burası iyi mi?” sorusuna tek bakışta cevap verir.
Ama işin kritik noktası şurada: Bu sembolün arkasında bir yöntem var. Bir yıldızın “altın değerinde” sayılabilmesi için, o yıldızın keyfî olmaması gerekir. Michelin’in denetim yaklaşımı yıllar içinde “anonim denetçi” fikriyle bütünleşiyor: kimliği belli olmayan, tekrar tekrar gelen, tek bir ziyarete bakıp hüküm vermeyen bir sistem.
Bunu biraz “kurumsal denetim” gibi de okuyabilirsiniz: Söz uçar, yöntem kalır. Yöntem güçlü olunca, yıldız da güçlü oluyor.
Hikâyenin sürpriz bölümlerinden biri de savaş dönemine denk geliyor. Rehberin, harita ve yol bilgisi nedeniyle farklı amaçlarla kullanıldığı anlatılıyor. Bir içeriğin, üretildiği niyetin ötesine geçip “altyapı bilgisi ”ne dönüşmesi… Bu, marka hafızası açısından çok güçlü bir katman. Michelin artık yalnızca lastik değil; yolun, rotanın, seçimlerin dünyasına ait bir isim.
Zaman geçtikçe Michelin yıldızları Fransa sınırlarını aşıyor. Rehber farklı ülkelere, farklı şehir ve kültürlere taşınıyor. Bu taşınma, sadece coğrafî değil; aynı zamanda kültürel bir taşınma. Çünkü gastronomi yereldir, damak zevki yereldir, ritüeller yereldir. Michelin ise “yerelin içine girip” yine de bir standardı korumaya çalışıyor. Her yerde aynı standartta bir ölçek uygulamak kolay değil. Ama marka tam da bu zorluğun içinden güç devşiriyor.
Bir yandan da Michelin yalnızca “en pahalı, en rafine” olanı işaretlemekle kalmıyor; farklı kategoriler, farklı öneri biçimleri devreye giriyor. Rehber dijitalleşiyor, seçkiler daha görünür hale geliyor. Kısacası Michelin artık bir kitap olmaktan çok, bir platform mantığıyla çalışıyor: Seçiyor, sıralıyor, işaretliyor, hikâyeleştiriyor.
Bu yazıyı “ders verir” gibi bitirmek istemiyorum. Ama kahveyle başlayan bu sabah okumalarının bende bıraktığı birkaç net iz var; işin sonunda onları söylemeden de edemiyorum
1) Ürünü değil, kullanım alanını büyütmek
Michelin lastik satıyordu; çözümü “yolculuğu büyütmek” oldu. Bazen pazarınızı büyütmenin yolu, ürününüzün çevresindeki hayatı kolaylaştırmaktır.
2) Ücretsiz olanın itibarı sınırlı olabilir
Rehberin ücretli hale gelmesi, algıyı değiştiren bir kırılma. Fiyat sadece gelir değil; aynı zamanda “ciddiyet” sinyali.
3) Sembol gücü: Karmaşığı basite indirgemek
Yıldız, uzun metinlerden güçlü. İnsanlar karar verirken yorulmak istemiyor. Basit ama güvenilir bir sembol, karar ekonomisinde büyük avantaj.
4) Güven, yöntemle kurulur
Anonim denetim, tekrar ziyaret, tutarlılık… Hepsi pahalı şeyler. Ama pahalı olan aynı zamanda kopyalanması zor olandır.
5) Yan ürün, ana ürüne dönüşebilir
Rehber bir pazarlama aracı olarak başladı; sonra başlı başına bir değer oldu. Bugün pek çok şirketin “içerik”, “topluluk”, “veri” gibi yan görünen alanları, doğru kurgulanınca ana iş kadar stratejik hale gelebiliyor.
6) Marka bir gün ürünün üstüne çıkar
Bir noktada Michelin’in sattığı şey lastikten çok “seçim otoritesi”ne benziyor. Bu dönüşüm kolay değil; ama olunca marka, ürün portföyünün üzerinde bir çatıya dönüşüyor.
Benim bu sabah kahvesiyle başlayan kısa okumam, akşamüstü bir yazıya dönüştü. Michelin yıldızları hâlâ Michelin yıldızları; ama artık benim zihnimde bir de şu var: Bazen en güçlü iş hamlesi, bağırarak satmak değil; insanları yola çıkarmak. Yola çıkanlar zaten bir şekilde lastik de alıyor, yemek de yiyor, hikâye de biriktiriyor.


1954 doğumlu olan Tufan Karaca, Kadıköy Maarif Koleji’nden mezun olduktan sonra eğitimini Virginia Polytechnic Institute and State University’de tamamlamıştır. 45yıllık profesyonel yaşamının 20 yılını dokuz farklı ülkede, uluslararası şirketlerde üst düzey yöneticilik yaparak geçirmiştir.
İş dünyasında edindiği deneyimleri eğitim alanına da taşıyarak, Yeditepe Üniversitesi ve Özyeğin Üniversitesi gibi önde gelen üniversitelerde dersler vermiştir. Halen yönetim danışmanı olarak kariyerini sürdüren Karaca, yönetim eğitimleri ve stratejik danışmanlık hizmetleri sunarak, modern iş yönetimi ilkelerini ve trendlerini kurumlara aktarmaktadır.
Yönetim alanındaki uzmanlığını kaleme aldığı “Girişimciler için Kolay ve Hızlı İş Planı Hazırlama”, “Career Management In a Disrupted World “, “Yeni Dünya Düzeninde Kariyer Yönetimi”, “Arts Entrepreneurship: How to Craft Your Creative Business Model”, “Sanatta Girişimcilik - YARATICI İŞ MODELİNİZİ NASIL GELİŞTİRİRSİNİZ? “gibi kitaplarıyla geniş bir kitleyle buluşturan Karaca, girişimcilik, stratejik esneklik ve VUCA gibi güncel yönetim konularında çalışmalarını sürdürmektedir.
Destekçilerimize Teşekkürler
Kozyatağı Mahallesi Sarı Kanarya Sokak
Byofis No: 14 K:7 Kadıköy 34742 İstanbul
Telefon: 0216 906 00 42 | E-Posta: info@ kobitek.com
KOBITEK.COM, bir
TEKNOART Bilişim Hizmetleri Limited Şirketi projesidir.
2001 yılından beri KOBİlere ücretsiz bilgi kaynağı olma hedefi ile, alanında uzman yazarlar tarafından sunulan özgün bir iceriğe sahiptir.
Tüm yazıların telif hakları KOBITEK.COM'a aittir. Alıntı yapılabilir, referans verilebilir, ancak yazarın kişisel bloğu dışında başka yerde yayınlanamaz!!!