Kobitek.com web sitesi, analitik ve kişiselleştirme dahil olmak üzere site işlevselliğini sağlamak ve reklam gösterimini optimize etmek için çerezler gibi verileri depolar.

Üç artı bir tema ve marka konusu…
İstanbul'un fethinin 573. yıl dönümünde denizin renginin turkuaz bir tona bürünmesi ve birkaç hafta aynı renkte kalması büyük bir görsel keyif vermişti. Turkuaz; yani Türk Mavisi. Literatürde bir ulusun adıyla anılan tek renk. Müthiş.
O eskimeyen şarkısını bilir misiniz bu grubun? "The Winner Takes It All" demişlerdi. Her ne kadar şarkı, bir boşanmanın hikâyesini anlatsa da, bizim kuşak için içerikten bağımsız, o söz dizisinin dillerdeki melodisi hâline gelmişti. Yıllardır da öyle… Kazanan her şeyi alır.
Sene başında Argus'un yayınladığı "Türkiye'nin Sosyolojik Değişimi ve Türkiye'ye Etkileri" raporunun "2030 Global Makro Trendler" kısmında, bu dönemin "güç" odağında gelişeceğini okumuştuk. Şirketlere bakan tarafında, sosyal sorumluluk, sürdürülebilirlik gibi ulvi amaçlardan ziyade, daha yaygın ve daha erişilebilir ürün ve hizmetleri önceleyen katı rekabet anlayışının öne çıkacağı belirtilmişti. Bunun bir sonucu olarak da birleşmeler ve satın almalarla büyüyen dev şirket sayılarının artacağına dair bir öngörü vardı.
Şimdi bu üç alakasız gözüken noktayı birbirine bağlayalım.
Uzun yıllardır gençlere özellikle millî savunma alanında teknolojiyi, havacılığı ve uzayı sevdiren ve bunu bir festival havasında ülkenin dört bir yanına yayan Teknofest etkinliğine bir kez bile katılmışlığınız varsa, gördüklerinizle gururlanmışsınızdır mutlaka. Bu etkinliğin birçok pazarlama katmanını bilinçli olarak bir arada tutan yapısı var. Çok önemli. Markalamanın, iletişimin ve tutarlı uzun vadeli inşanın neredeyse tüm unsurlarını bir arada kullanıyor ve etkinlik her geçen yıl büyüyerek sürüyor.
Yani global trendlerde vurgulanan "güç" ivmesi altında, başta insansız hava araçları olmak üzere, dünya savunma sanayisindeki payını gün geçtikçe artıran ülkemizi gururla temsil ediyorlar. Üç başlık da işleniyor. İlmek ilmek. Yıllardır. Türkiye, liderlik, güç.
Şimdi bir dördüncü başlık ekleyeceğim. Yine alakasız gözükecek.
1994 yılında Güney Kore hükümeti, Steven Spielberg'in gişe rekorları kıran bu tek filminin yarattığı küresel gelirin, 1,5 milyon Hyundai otomobilinin ihracatına eşit olduğunu fark etti. Hükümet; otomotiv ve ağır sanayi yerine popüler kültürün ekonomik potansiyelini gördü. Bu vizyon doğrultusunda 1994'te Kültür Endüstrisi Bürosu kurularak dizi, film ve müzik sektörüne devasa yatırımlar yapıldı.
Yaklaşık 30 yılda kültürel üretimlerini küresel bir endüstriye dönüştürerek inanılmaz gelirler elde ettiler ve ülke markalarına hayal edilemeyecek düzeyde değer kattılar.
Güney Kore'ye özenelim demiyorum. Bunun yapılabilir olduğunu göstermek istiyorum. Dünyada revaçta olan iki spor dalı; futbol ve basketbol alanlarındaki son dönemde gösterdiğimiz kötü performanslar da kültürel ve sportif yatırımların uzun vadeli önemini bir kez daha gösteriyor.
Pazarlama önemlidir diyorum yıllardır. Hatta marka konusundan da önce gelir diyorum. Satış kapasitenizi, kârlılığınızı artırır. İki kere iki dört. Ama eğer marka konusuna eğiliyorsanız, marka inşasında yapılacak en büyük hata başarıyı sadece satış rakamıyla okumaktır. Çünkü marka konusu, bilinirlikten önce anlam, anlamdan önce de güven gerektirir.
Güney Kore işte bu iki işi çok iyi yaptı. Elektronikte, otomotivde, kozmetikte, sanatta, kültürde, içerikte ve dijital teknolojide birbirini besleyen bir algı ağı kurdu. Bir alanda oluşan güven, başka bir alana da taşındı. Bu yüzden Kore markaları yalnızca ürün satışının ötesinde tüm dünyaya bir yaşam biçimi önerdi. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz. Bunu yaptılar…
Türkiye'nin önünde de benzer bir yol olduğunu düşünüyorum. Savunma sanayiindeki başarıyı, Millî Teknoloji Hamlesi'ni ve dijital kapasitesini; spor başarıları, kültürel üretim, sanat ihracı ve dijital içerik üretimiyle aynı hikâyenin parçaları hâline getirmemiz gerekiyor. Çünkü bugün küresel markalar kendini anlatabildiği kadar ve anlatım kalitesiyle büyüyor. Yapmak yetmiyor yani sadece. Ülke markası da böyle oluşuyor.
Sonuçta marka, yalnızca şirketlere ait bir kavram değildir. Bunu en iyi ihracatçılarımız bilir. Marka bir ülkenin itibarıdır aynı zamanda. Ülkemiz; savunma teknolojileri alanında kurduğu ivmeyi, daha geniş bir kültürel ve ekonomik markalaşma zeminiyle birleştirebilirse, ortaya çok daha güçlü bir ülke markası çıkacaktır. Buna eminim.
Turkuazın albenisi, hard power olarak adlandırılan askerî alandaki hamlelerimiz ve dünya trendleri. Küresel rekabette ise çoğu zaman kazanan gerçekten her şeyi alıyor. Daha güçlü hikâye kuran, daha fazla güven üreten ve bunu tutarlı biçimde sürdüren ülkeler; sermayeyi, yeteneği, turisti, öğrenciyi ve yatırımı kendine çekiyor.
Dediğim gibi; şirketlerde olduğu gibi ülke markaları da hızlı oluşmaz ama 30 yılda başaran varsa bu iyi bir ivmedir. Olabiliyor demek ki dedirtir. Tek yapmamız gereken; sanayinin, kültürün, teknolojinin ve iletişimin aynı hikâyeyi tutarlı şekilde anlatması. Ülkemizin önünde de böyle bir fırsat olduğuna inanıyorum. Hâlâ.
Umarım bizler de bu hikâyenin küçük de olsa bir parçası olabiliriz.


İstanbul Bilgi Üniversitesi Ekonomi bölümünden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi’nde Pazarlama alanında Yüksek Lisans derecesini aldı.
20+ yıldır pazarlama, marka, büyüme, iletişim, kurumsallaşma, çalışan markası, satış, rekabet, reklam, strateji konularında çalışıyor, okuyor, yazıyor, eğitim ve danışmanlıklar veriyor.
Tecrübe ve fikirlerini dijital platformlarda yayınlıyor.
Destekçilerimize Teşekkürler
Kozyatağı Mahallesi Sarı Kanarya Sokak
Byofis No: 14 K:7 Kadıköy 34742 İstanbul
Telefon: 0216 906 00 42 | E-Posta: info@ kobitek.com
KOBITEK.COM, bir
TEKNOART Bilişim Hizmetleri Limited Şirketi projesidir.
2001 yılından beri KOBİlere ücretsiz bilgi kaynağı olma hedefi ile, alanında uzman yazarlar tarafından sunulan özgün bir iceriğe sahiptir.
Tüm yazıların telif hakları KOBITEK.COM'a aittir. Alıntı yapılabilir, referans verilebilir, ancak yazarın kişisel bloğu dışında başka yerde yayınlanamaz!!!